YOLLARIN SONU

‘11 Aralık’ ülkemizde müteaddit sayıda insan için diğerlerinden farkı bulunmayan bir takvim yaprağından ibaret. Cumartesi günü idrak ettiğimiz bu ’11 Aralık’ da bu mülahazayı doğrularcasına sessiz sedasız geldi ve geçti.

 

İşbirlikçi, isyankar Seyit Rıza’yı, PKK konserinde “Arabamı şerefsizlerin ülkesinde bıraktım” diyebilecek kadar hainleşen Ahmet Kaya’yı, Moskof hayranı Nazım Hikmet Ran’ı unutmayan güdümlü medyamız ve müstemleke aydınımız yıllardır sürdürdüğü itiyadı bu 11 Aralık’ta da terk etmeyerek O’nu yine hatırlamadı.

 

3 Eylül 2010 tarihinde partisinin düzenlediği Diyarbakır Mitingi’nde; bölücü Kürtçülük propagandası yapmaktan tutuklanan, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’a hakaret etmesi sebebiyle kırk beş gün göz altında kalan, Dersim isyankarı Musa Anter’i unutmadığını dile getiren Sayın Başbakan da O’nu yine hatırlamadı.

 

17 Kasım 2010’da Fransa ziyareti esnasında; gazino kavgasında Yumurtalık ilçesi hakimi Sefa Mutlu’yu öldüren ve ardından yurtdışına firar eden Yılmaz Güney’in mezarına karanfil bırakan CHP lideri Kılıçdaroğlu da O’nu hatırlamadı. Esasen Atatürk’ün vefatının ardından Türk milliyetçiliği noktasında mihver kayması yaşayan CHP ile O’nun yıldızı hiç barışmamıştı.

 

Sevgililer günü, Christmas gibi batı kültürüne ait unsurları es geçmeyerek büyük bir mutluluk içerisinde kutlayan milli hüviyetinden bihaber yetişen yeni nesillerimiz de beklenildiği üzere O’nu hatırlamadı.

 

Yalnız bir yaşam sürdü O. Vey Irmağı’nın kenarındaki Kürşad kadar yalnızdı hem de. “Yalnız kurt”tu. Hedefteki adamdı. Sona Doğru şiirindeki “Artık veda zamanına pek fazla kalmadı; / Yorgun ve kimsesiz ölümün bahçesindeyim…” dizeleri de bu yalnızlığın dile getirilmesi idi.

 

O’nun yanında olanlar ve O’nu unutmayanlar da vardı elbet. O’nu hatırlamak için 11 Aralık’ı beklemeyenler… Fikri yapılarını O’nun makaleleri, kitapları, şiirleriyle teşekkül ettirenler…”Arkadaşlar, haydi artık saflar dizilsin !” dizeleriyle seslendiği ve O’nunla her daim aynı safta yer alanlar…Belde çelik kılıç, içte çelikten yürek taşıyanlar…Yıldırımdan,tipiden, kasırgadan yılmayan ve ölümle eğlenen tunç yürekliler…Delinse yer, çökse gök, yansa, kül olsa dört yan yüce dileğe doğru yine yayan yürüyenler… Kısacası Türk Milliyetçileri…

 

Türk Milliyetçileri uçmağa varışının 35.sene-i devriyesinde O’nu yine unutmadı ve rahmetle yad etti. Yüzlercesi İstanbul’daki kabri başında, binlercesi ise ilinde, ilçesinde, köyünde…

 

Neydi peki O’nu Türk milliyetçilerinin hafızlarından silmeyecek olan? Neydi O’nu unutulmaz kılan?

Tüm bu soruların cevabı O’nun Türk Milletine adanmış “Çile Destanı” mücadele hayatında gizli.

 

1924’de Ziya Gökalp’in vefatının ardından teori, bu teoriyi Türk Devleti’nin resmi ideolojisi haline getiren Gazi Mustafa Kemal’in ölümünden sonra ise tatbik etme noktasında sekteye uğrayan Türk milliyetçiliği; O’nun gayretleri ile cumhuriyet nesillerinin yüreklerinde ulu bir mefkure ve ülkü olarak canlı kaldı. O; makaleleri, şiirleri, kitapları ile de Türk milliyetçiliği fikriyatını besledi ve gelişmesine katkı sağladı.

 

O, “Komünizm, ruh ve seciye bakımından soysuzlaşmış binlerce casusu bulunan bir Moskof emperyalizmidir.“  telakkisinden ötürü de komünistler için hedefteki adamdı.

Bu tutum içerisinde olanların kendilerini Atatürkçü olarak aksettirmesi ise Atatürk’ün, “Komünizm, görüldüğü yerde ezilmelidir.” sözlerinin sahibi olduğu düşünüldüğünde şaşırılacak bir vaziyettir.

 

O, Türk milliyetçiliğinin devlet ideolojisi olmaktan çıkması, komünizm düşüncesini benimseyen Türkçülük düşmanı şahısların devlet kadrolarındaki bilhassa maarif alanında sayısının artması sebebiyle dönemin başvekili Şükrü Saraçoğlu’na açık mektup yazacak kadar da hem milliyetçi hem de cesurdu.

 

O, mektubunun amacını şöyle açıklıyordu; ”İşte bu satırların güttüğü istek, size, Türkçülüğün niçin yalnız sözde kalarak, bugünün imkânları nispetinde iş hâline gelmediğini sormak ve Türkçülük tatbikat sahasına geçmediği için yurdumuzun düşmanı olan fikirlerin nasıl gelişip yayıldığını anlatmaktır.” Ayrıca; “Esefle söylemeye mecburum ki, Türkçülük nazariyat sahasında kalmaya devam ederken , bu milletin ve bu ülkenin düşmanı olan solcu fikirler bazen sinsi, bazen açık yürümekte, propagandasını yapmakta devam ediyor. Hâlbuki sizin Türkçü ve partinizin altı okundan bir tanesininde milliyetçilik olmasına göre bunun böyle olmaması icap ederdi.” sözleri ile de mektubunu sürdürüyordu.

 

Bu mektubun ardından Irkçılık-Turancılık suçu ile mahkemelerde yargılandı. Halbuki O’nun savunduğu turanı Gazi Mustafa Kemal “Bir gün tüm Türk devletleri ile Çin Seddi’nde buluşacağız.” sözleri ile dile getiriyordu.

 

O, tabutluklara mahkum edilmesine karşın inandığı dava uğruna mücadele etmekten bir an olsun vazgeçmedi. Hakkındaki tüm suçlamalara ve maruz kaldığı işkencelere rağmen Türk milliyetçisi çizgisini son nefesine kadar korudu. Ne de olsa “Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz.” idi.

 

O’nun hakkında bugüne dek pek çok yazı kaleme alındıysa da biz Yavuz Bülent Bakiler’in ifadeleriyle bitirelim;“…Aziz milletimizin yetiştirdiği büyük dâvâ adamlarından biridir. Gerçek anlamda bir er kişidir. Bir karakter abidesidir. Tarihimizin, dilimizin, edebiyatımızın yürekli kalemlerindendir. Yeri kolay kolay doldurulamayacak müstesna ilim adamlarımızdandır.”

 

Ve bir kemiğin ardından saatlerce yol giden itler bile gülse de kimsesizliğimize O, bugüne dek olduğu gibi gelecekte de Türk milliyetçilerinin gönüllerinde edindiği yeri muhafaza etmeye devam edecektir.

 

Kalksın bütün eller O’nun için, El Fatiha…

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !